Göçü Dönüştürenler

“Kendilerinin olmayan bir dilde yaşayan ne kadar insan vardır günümüzde? İnsan nasıl kendi öz dilinin göçebesi, göçmeni ve çingenesi olur?”

Kültür yapısı toplumdan topluma değişen, değişirken dönüşen ve birikimli bir ilerleme izleyen bütünlüğe sahiptir. Kültür dendiğinde beraberinde gelen “dil”dir. Dil ve kültür birbirinden ayrılmaz iki olgu olmakla birlikte kültür dilde yaşar, yaşarken gelişir ve birikir.

İnsana dair kültürel bir fenomen olan göç olgusu -anlamlı bir uzaklık ve etki yaratacak kadar bir süre içinde gerçekleşen bütün yer değiştirmeler- birçok toplumsal ve bireysel sorunu/durumu (iklim krizi, savaş, ekonomik/sosyal nedenler gibi) içinde barındırır. Zorunlu ya da isteyerek göç eden bireylerin bavulları gittikleri yerlerde hem sosyokültürel hem de psikolojik eksenlere ayrılarak açılır. Bu eksen açılmalarındaki benzerlikler göçmen bireylerin aidiyetini ve adaptasyonunu arttırırken farklılıklar ise hibritsel kimlik sorunları doğurur. Hibrit kimlik kavramı diyalektiktir; bazen zıtlıkların mümkünlüğüyle güçlenir bazense birliklerin zıtlıklarından yara alır.

Göçmenler eşitsizliğin birçok dalına karşı savunmasız oldukları için başlı başına dezavantajlı bir grup olarak değerlendirilmesine rağmen bazı göçmen alt kümelerin verdiği mücadelenin karşılığı bende daha yoğun bir şekilde anlam buluyor: göçmen kadınlar ve göçmen çocuklar.

Kadınlar ve çocuklar yersiz yurtsuzlaşmaktan etkilenirken eğitimden, sağlıktan, ekonomik alanlardan ve sosyal yaşamdan dışlanma gibi sorunların direkt içerisinde bulunan ikili bir grup olarak büyük görselde hep yan yana konumlanıyor.

Göçmen anne-çocuk çiftinin ev sahibi kültürle etkileşim düzeyi arttıkça kimlik mücadelesindeki emeğin görünürlüğü de belirginleşiyor. Görünür emek, ataerkil algılar ve toplumsal cinsiyet rollerinin kadın odaklı konumlandırımlarına karşı durmaya çalışırken aynı zamanda yeniden üretim döngüsü içerisinde yer bulan kadınların kurduğu çemberler güçleniyor. Böylece yeniden ve yerinden/yerelinden üretim döngüsü içerisindeki göçmen kadınların köklerinden gelen dönüştürücülük hikayeleri birbirleriyle bağlanıyor. 

“Bizi birbirimize bağlayan görünmez bağlar var ve onları dokuyanlar…”

Evsiz, göçmen, sürgün, sığınmacı, artık var olmayan bir ülkenin (Yugoslavya, Çekoslovakya, Sovyetler Birliği) vatandaşı, savaşta tecavüz kurbanı gibi birçok farklı etikete maruz bıraktığımız kadınlar dokumacılığın yanısıra toplayıcılık eylemiyle de kendilerine birçok alan yaratabiliyorlar.

Duyguları, insanları, kavramları, ürünleri çılgınca tükettiğimiz bu küresel çağda ‘toplamak’ ne demektir? Kimler toplama ihtiyacı hissederler? Peki siz Karaköy’de kayıt toplayan ve dilini anlamadığınız bir çocukla karşılaştığınızda hangi hisleri tüketiyor ve/ya topluyorsunuz? 

Fransızca collectur “toplayıcı” sözcüğünden gelmekle birlikte collectif  “kolektif” kelimesinin kökü de aynıdır. Agnes Varda’nın Toplayıcılar (Les glaneurs et la glaneuse, 2000) filminin asıl adının Toplayıcılar ve Toplayan(kadın) olmasına dikkat çekerek birkaç soruyu kendimle birlikte size de sormak isterim: Şehir çöplerinden bulduklarıyla hayat kuranların yaşamına hissel ve düşüncesel olarak ne kadar yakınsayabiliyoruz? Modern toplumun ‘artık’larından ne kadar ve nasıl besleniyoruz? Göçmen ve toplayıcı bir kadının kolektif bir bilince yönelmesi için elimizi taşın altına koyuyor muyuz, ne kadar büyük adımlar atıyoruz?

Tüm etiketleri bir kenara bırakalım şimdi. Kişi kendisine atanan dilsel bariyerler yüzünden incinebildiği, yaralanabildiği, izler taşımak zorunda kalabildiği gibi bunlar sayesinde güzelleşebilir de. Bütüncül olmayan, çok katmanlı, ve diasporik öznelliğin farklı biçimleri arasındaki ayrımı nasıl ifade edebileceğimiz üzerine biraz yalnız başımıza düşünelim isterim. Çingene rengarenkliliğinde güzeller güzeli bir kadının  köksüz sesini de sizlerle paylaşmak istedim.

Begüm Şahin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.