Duygusal Tüketim

Yaşamımızın her alanında bizimle var olan ve bizi farklı serüvenlere taşıyan, kimi zaman içimizi doldurup taşıran, kimi zamansa bizi zorladıkça zorlayan yegane şeyden bahsedeceğiz. Yani duygularımızdan. Ve birtakım etkilerinden.

Fotoğraf: Alexas Fotos-Unsplash

Üzüntü, korku, şaşkınlık, öfke, kaygı, endişe… Birçoğumuzun bitmesi için dört gözle beklediği 2020 yılında belki de en çok deneyimlediğimiz duygular bunlar oldu. Pandemiyle birlikte ulusal ve global bazda maddi ve manevi birçok alanda değişim ve dönüşümler yaşadık. Yaşamı anlamlandırma şeklimiz, çalışma biçimlerimiz, karar mekanizmalarımız değişti, duygularımız gittikçe belirsizleşti bazen anlamsızlaştı ve çoğu zaman dengesini yitirdi.

Derin bir nefes alabilirsiniz, tüm bunları yaşarken yalnız değildiniz. Belirsizliğin bu denli yoğun olduğu ve krizin hakim olduğu bir atmosferde duygularımızı kontrol etmek elbette ki kolay değil. Ayrı ayrı yürüyüp kimi zaman kesiştiğimiz hayat yolunda birçoğumuz bu duyguları deneyimledi ve başa çıkmak için farklı pratikler geliştirdi.

Tarih boyunca uzun bir süre duygularımızın akıl yürütme ve karar verme sürecindeki etkisi yok sayıldı ya da en iyi ihtimalle olumsuz olarak gözlendi. Duygularımız bilim dünyasının ajandasında hak ettiği yeri ancak ve ancak yirminci yüzyılın ortasında bulmaya başladı.

Dünyanın önde gelen nörologlarından Antonio Damasio “Descartes’ın Yanılgısı” kitabında duygularımızın vücudumuz üzerindeki hükmünden ve bu duyguların yabana atılmaması gerektiğinden bahseder. Çünkü biyolojik güdülerimiz ve duygularımız karar verme sürecinde karar verilen ana ve kişiye bağlı olarak olumlu veyahut olumsuz sonuçlara sebep olurlar.

Başlarken de belirttiğimiz üzere, oldukça zor günlerden geçtiğimiz bu dönemde duygularımızın bizde yarattığı etkileri düşünmek hepimize iyi gelecektir diye düşünüyorum. Birçoğumuz “duygusal yeme bozukluğunu” mutlaka duymuştur ya da ne olduğunu az çok tahmin edebiliyordur. Kötü hisleri bastırıp, iyi hissetmek adına ihtiyacımızın olmadığı besinleri daha çok tükettiğimiz bir süreçtir duygusal yeme bozukluğu. Fakat iyi hissetmek yerine kendini gittikçe tekrarlayan bir davranış bozukluğuna yol açar. Bu tarz bir davranış şekli çoğu zaman bilinçsiz olmak üzere farklı şekillerde tekrarlanabilir.

Fotoğraf: Andrej Lisakov-Unsplah

Genellikle ihtiyaç dışı bir tüketim şekli olan duygusal tüketim de birçok farklı koldan beslenebilir. Sosyal medyanın da hayatımıza daha fazla nüfuz etmesiyle birlikte fiziksel olarak bulunmadığımız alanlarda dahi birçok şekilde uyarılmaya açığız ve bu yüzden öz irademizle karar vermeden tüketiyoruz. Satın aldığımız şeyler kısa süreli mutluluk verdiği için de etkisi geçince yenisini arıyoruz.

Amacımız elbette ki kimseyi yargılamak ve eleştirmek değil. Bu konuyu düşünüyoruz çünkü iç sesimizle, sezgi ve duygularımızla konuşmak ve yüzleşmek yerine en başta bize, cebimize ve doğaya zarar veren bir davranış pratiğine yenik düşüyoruz.

İçinde bulunduğumuz sistem bizi ihtiyacımız olanı tüketmeye değil, mutlu olacağımızı düşündüğümüz sürece tüketmeye sevk ediyor. Yeni aldığımız bir eşyadan dolayı mutlu ve heyecanlı hissetmek elbette ki hepimizin yaşadığı günlük deneyimlerden biri fakat mutlu olmak için tükettikçe uzun vadede zarar görecek olan sadece bizler değiliz bizimle birlikte bu evrende var olan diğer canlılar da var. O yüzden kendimize ve size şu soruyu sormak istiyoruz. Maddi değerlere bizi bu denli üzecek veyahut mutlu edecek gücü vermeyi gerçekten istiyor muyuz? Ya da çoktan verdik mi?

2020 yılı doğal kaynaklarımızın ne denli önemli olduğunu yüzümüze çarparken sahip olduğumuz tüketim alışkanlıklarını da tekrar sorgulamamız gerektiğini acı bir şekilde öğretti. Duygu ve düşünce durumumuzu anlamadan atlamak üzerine yapılmış tercihlerimiz bizleri günbegün sürdürülebilir bir gelecekten ve doğallıktan uzak bir yaşam şekline itiyor.

Oysa ki bizler sürekli mutlu ve heyecanlı olmak ya da her güne pozitif başlamak üzere programlanmadık. Zaman gelecek mutsuz, zaman gelecek üzgün ve karamsar olacağız. Olmalıyız da. Ancak o zaman umudun anlamını ve sahip olduğumuz değerlerin önemini daha iyi kavrayabiliriz. Umarız hep birlikte ve zamanla duygularımızı kabullenmeyi ve onları doğaya ve çevreye negatif etkiler bırakacak bir araç haline getirmeyi en aza indirebiliriz.

Peki nereden mi başlarız? İç sesinizin konuşmasına izin verin. Bazen bir romanın bir bölümünde, bazen bir yemek tarifinde bazen de ufak bir ezgide bizi keyiflendirecek ve mutlu edecek o sır işte oralarda bir yerlerde gizli. Biz şimdiden peşindeyiz.

Referans: Antonio R. Damasio, “Descartes’in Yanılgısı: Duygu, Akıl ve İnsan Beyni”, 3. bs, (İstanbul: Varlık Yayınları, 2006), 9. 


Alakalı Paylaşımlar

Bir yorum bırak

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.