Topraktan Gelen

Bereket denildiğinde akla ilk ne gelir? Ekmek- yemek mi? Verimlilik mi? İlk aklımıza
gelen hiç doğurganlık veya cömertlik oluyor mu? Geçmişten günümüze bu kavram birçok
farklı terim ile ifade edilmiş farklı ithaflarla yorumlanmış ve bunların arasında belki de en
aşina olduğumuz toprak kavramının bereketle bağlantısı olmuştur.

Toprak, bazı inançlara göre kopup geldiğimiz ve eninde sonunda ona geri
döneceğimiz, zaman zaman hakimiyet veya koruma adına binlerce kişinin öldüğü,
öldürüldüğü evimizi oluşturan en güçlü yapı birimidir bana göre. Üstüne bu kadar “farklı ama
bir o kadar da aynı” bir çok anlam yüklenmiş olması sizin için de şaşırtıcı bir etki yaratıyor
mu? Benim için bu yanıt evet ve birbirine sıkı sıkıya bağlı bir örümcek ağını anımsatıyor.

Toprak kavramı felsefe, sosyoloji, bilim gibi bir çok başlık altında başka olgulara
atfedilmiş ve bunlar sayesinde toprağın gerçek verim ve değeri anlaşılmıştır. Bitki ve hayvan
yaşamının, her insan varoluşunun temeli ve tarımın keşfinden önce bile toprak, hayatın
kaynağı olarak görülür. İlksel dönem dinsel mekânları ve ritüelleri hep insan yaşamının
toprağın bereketine olan bağımlılığını yansıtır. Farklı birçok inanç strüktüründe önemli bir
imge olan toprak kavramının bereketin başlangıcı ve tüm zenginliklerin kaynağı olduğu
düşünülürdü. Toprak hem insanı hem de ekinleri doğururdu :toprakla birleşen genç tanrı
mevsimlerin ritmiyle buğday başağında doğar, büyür, ölür ve tekrar doğardı bu strüktürde. Bir
inanışa göre doğan bir bebek toprağa dokunmaz ise doğumun gerçekliği inkar edilirdi. Bu
hareket sembolik bir topraktan geliş ve ona ait oluş ritüeliydi. Bu ritüele göre “Topraktan
bitkiler doğduğu gibi insanlarda doğar”. Bu bağlamda Fransızca mezarlık anlamına gelen
“cimetiere” kelimesi zifaf gecesi anlamına gelen Yunanca “koimeterion” kelimesinden türer.
Daha sonralarda toprak ve bereket kavramı insan yaşamından uzaklaşarak biraz daha
özelleşti. Doğa felsefesi yönünden bakıldığında bereketli, zorluklara göğüs geren, doğurgan
ve cömert yapısı ile tarih boyunca gücünü direnerek elde etmiş, doğurma gücüne sahip olan
kadın vücudu ile bağdaştırılmıştır. Kadın bedeni için yapılan ilk metaforun toprak olması
bizlere neden inanç sisteminin ilk evrelerinde Ana Tanrıça Kültünün kabul edildiğini
açıklamaktadır. Yunanlılar toprağa Gaia olarak taparlar ve ona “ kainatın anası, her şeyin
atası, yeryüzünde yaşayan her şeyin… toprakta yürüyen, denizlerin dibinde hareket eden ve
havada uçan bütün yaratıkların besleyicisi” diye seslenirlerdi (Hesiodos, Theogonia). Toprak,
insanların yaşaması için gerekli ne varsa veren dişil imge olarak insan dişisinin bedeni için
bir metafor, kadın bedeni de toprak için metafordur. Bu sebeple mi Toprak Ana diye öğretildi
bizlere hep? Toprak bir ana gibi güçlü diye miydi? Olabilirdi, bizler de yarattığımız ve bir
parçamızı verdiğimiz her olguyla toprağın kurduğu gibi güçlü bir bağ kurmuyor muyduk
zaten?

Toprak yalnızca kendi gücüne sahip değildi. O yer altının ve üstünün tüm
zenginliklerini içinde barındıran, kendi gücünü yayması için ihtiyacı olan güçlere de ev
sahipliği yapıyordu. Toprağın alt tabakasından gelen su, yeraltı tanrılarının bir hediyesi bir
gücü olarak görülürdü ve sıcak sular, mineralleri ile tedavi edici özelliklere sahiptir. Keltlerde
kutsal kaynakların ayrı bir önemi vardı çünkü sular ana toprak tanrıçası’ nın iyilik ve iyileştirici
gücünü yaymak amacıyla kullandığı bir araçtı. Bir diğer yandan toprak yalnızca doğurma
değil verdiğini geri alma, öze ve ait olana dönme konusunda da güçlüdür. Ölülerin, verimlilik
ve tarımla ilişkili oldukları hakkındaki inanç (tohumlar gibi toprağa gömülürler) da Ana Tanrıça’nın, yani Toprak Ana’nın her şeyden güçlü olduğunun bir kanıtı niteliğindedir. Bereket
ayinleriyle ölüm ayinleri sıkıca örtüştükleri için de kadınların tarımsal etkinliği sırasında
yaşamın yeniden doğduğuna inanılır. Can verme/bereket getirme ile bu canı ve bereketi geri
alma gücünde görülen, dolayısıyla aynı anda hem saygı duyulan hem de korkulan kadın
cismindeki Ana Tanrıça’nın yatıştırılması, öfkelenmesinin önlenmesi gerektiğine de
inanılmıştır.

Zamanın ve çağın ilerlemesi ile insanın kendini keşfi daha da geniş sınırlara yayıldı.
Yerleşik hayatın getirdiği sosyo kültürel değişimler kadın ve erkeğe yeni toplumsal roller
getirmiş, aynı zamanda ekonomik temelli bir sürecin sonucu olarak anaerkil yapıdan ataerkil
yapıya geçilirken, doğanın temsili Ana Tanrıçanın yerini Göksel Eril Tanrılar almıştır. Kadın
bedeninin ve kadın gücünün toplum üzerine olan etkisini bu şekilde zamanla zayıflamaya
başladı. Kadın bedeninin gücü yerine ataerkil sistem sebebiyle güç ve maddi manevi değer
erkeğe geçerek kadını bakıma muhtaç, güçsüz ve korunması gereken bir olguya
dönüştürdü. Sizce toprak da gücünü kaybedip geri kazanıyor mu? Günümüzde hala toprağa
atfedilmiş imgelerin türleri bu tarz toplum strüktüründe meydana gelen olaylarla mı
şekilleniyor?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.